Çocukluktan Taşınan Roller

Çocukluk, yalnızca oyunların ve anıların biriktiği bir dönem değildir. Aynı zamanda kendimizle, duygularımızla ve başkalarıyla nasıl ilişki kuracağımıza dair ilk kodların yazıldığı dönemdir. Çoğu zaman bu kodlar açıkça öğretilmez; cümle aralarında, bakışlarda, övgülerde ya da eleştirilerde sessizce yerleşir.

Abone Ol

Biz büyüdüğümüzde, bu cümlelerin hayatımızı nasıl yönettiğini fark etmeyebiliriz. Bugünkü ilişkilerimizin, duygusal tepkilerimizin ve kendimizle kurduğumuz iç diyaloğun önemli bir bölümü, çocuklukta öğrenilen ilişki senaryolarının tekrarından ibarettir. Çoğu zaman bu senaryolar açık kurallarla değil; ebeveynlerin iyi niyetli gibi görünen cümleleri, tutumları ve duygusal tepkileriyle şekillenir.

Örneğin;

Ø Bir çocuğa sık sık “Hep uslu bir çocuktun, beni hiç yormadın, hiç sorun çıkarmadın” dendiğinde, çocuk yalnızca övülmez; aynı zamanda sevgiyle ilgili örtük bir koşul öğrenir. Bu koşul şudur: Sevilmek için güçlü olmalıyım, yük olmamalıyım, ihtiyaçlarımı bastırmalıyım.

Bu çocuk büyüdüğünde fedakarlığı bir erdem değil, bir zorunluluk gibi yaşayabilir. Yardım istemekte zorlanır, kırıldığını ifade edemez ve tükenene kadar dayanır. Çünkü bilinçdışında güçsüzlük, sevginin geri çekilmesiyle eşleşmiştir.

Ø Benzer şekilde, çocukken “İstediğin olmadığında çok ağlardın, çok ısrar ederdin, tuttuğunu koparırdın” cümleleriyle tanımlanan bir çocuk, duygusal regülasyon becerilerini yeterince geliştiremeden yetişkinliğe taşınabilir. Bu durum yetişkinlikte, istekler karşılanmadığında yoğun öfke, kıskançlık ya da hayal kırıklığı şeklinde ortaya çıkabilir. Burada sorun “çok istemek” değildir; sorun, hayal kırıklığıyla kalabilme kapasitesinin gelişememiş olmasıdır. Çocukken yatıştırılmayan, sınırla düzenlenmeyen duygular; yetişkinlikte ilişkilerde çatışma ve kırılganlık yaratır.

Ø Bir diğer güçlü iz bırakan cümle ise şudur: “Bana çok bağlıydın, bensiz bir yere gidemezdin.” Bu ifade çoğu zaman sevgiyle söylenir; ancak çocuk için şu mesajı kodlayabilir: Yakınlık = vazgeçme, uzaklık = terk edilme.

Bu öğrenmeyle büyüyen bireyler, yetişkinlikte ilişkilerde mesafeye tahammül etmekte zorlanır. Partnerin geri çekilmesi, bireysel alan talep etmesi ya da duygusal olarak uzaklaşması, kişide yoğun bir değersizlik ve terk edilme duygusu yaratır. Bu noktada kişi, ilişkide kalabilmek için kendi ihtiyaçlarından, sınırlarından ve hatta kimliğinden vazgeçebilir.

Bu kalıpların ortak noktası şudur:

Hiçbiri bilinçli tercihler değildir. Bunlar çocuğun sevilmek, korunmak ve bağda kalmak için geliştirdiği uyum stratejileridir. Çocuklukta işe yarayan bu stratejiler, yetişkinlikte aynı işlevi görmez, aksine kişinin kendisiyle ve başkalarıyla kurduğu ilişkiyi zorlaştırır.

Terapide sürecinde de sıkça karşılaşılan sorular şunlardır;

· “Neden hep güçlü olmak zorundaymışım gibi hissediyorum?”

· “Neden biri uzaklaştığında kendimden vazgeçiyorum?”

· “Neden hayal kırıklığına bu kadar tahammülsüzüm?”

Bu soruların yanıtı çoğu zaman bugünde değil, geçmişte öğrenilen bağlanma kalıplarındadır. Ancak burada amaç geçmişi suçlamak değildir. Anlamak, suçlamaktan daha dönüştürücüdür. Çünkü kişi, neyi neden taşıdığını fark ettiğinde, artık taşımak zorunda olmadığını da ayırt edebilir. Çocuklukta öğrenilen bu senaryolar kader değildir. Ama fark edilmediklerinde, yetişkinlikte ilişkilerimizi ve benlik algımızı sessizce yönetmeye devam ederler.