İş Sağlığı ve Güvenliği Uzmanları Birliği (İSG-Bir), Cumhuriyet Meclisi gündeminde yer alan İş Sağlığı ve Güvenliği (Değişiklik) Yasa Önerisi’ne ilişkin yazılı açıklama yaptı.
İSG-Bir, söz konusu yasa önerisinin komite aşamasından Genel Kurul’a uzanan süreçte farklı tarihlerde ve farklı içeriklerle ele alındığını belirterek, sürecin “yasa yapım sürecinde katılımcılık ve şeffaflık ilkeleri bakımından ciddi sorunlar barındırdığını” ifade etti.
Açıklamada, yasa önerisinin ilk olarak 12 Mayıs 2025 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan metin üzerinden komite gündemine alındığı, bu aşamada özellikle iş kazaları sonrası cezai sorumluluğun kapsamı bakımından “önemli hukuki tartışmalara yol açtığı” kaydedildi. Tüzel kişi işverenlerde sorumluluğun hangi kriterlere göre belirleneceği hususunda uzlaşı sağlanamadığı ve önerinin meslek örgütleri ile ilgili paydaşlar tarafından “sakıncalı bulunduğu” belirtildi.
İSG-Bir, 8 Ocak 2026 ve 15 Ocak 2026 tarihlerinde gerçekleştirilen komite toplantılarında da benzer içerikte düzenlemelerin yeniden gündeme geldiğini, ancak bu toplantılarda da ortak mutabakat sağlanamadığını ve yasa önerisinin kabul edilmediğini aktardı.
Açıklamada, yasa önerisi açısından belirleyici sürecin 21 Ocak 2026 tarihli komite toplantısı olduğu ifade edilerek, bu toplantıda daha önce görüşülen metnin genişletilmiş versiyonunun ele alındığı ve “komite gündeminde daha önce yer almayan ve hiçbir toplantıda tartışılmamış olan bir Geçici Madde”nin ilk kez gündeme getirildiği kaydedildi.
İSG-Bir, söz konusu toplantıya iş sağlığı ve güvenliği alanında doğrudan paydaş olan İSG-Bir ve Çalışma Dairesi’nin davet edilmediğini belirterek, “meslek örgütleri ve sahadaki uygulayıcıların sürece dahil edilmediği” toplantıda yasa önerisi ve geçici maddenin oyçokluğu ile kabul edilerek komiteden geçirildiğini ve teklifin bu haliyle Genel Kurul’a sevk edildiğini ifade etti.
Açıklamada, geçici maddenin yasa yürürlüğe girmeden önce açılmış ve halen devam eden davalara yeni yasa hükümlerinin uygulanmasını öngördüğü belirtilerek, bunun “hukuki güvenlik, kazanılmış haklar ve yasaların geriye yürümezliği ilkeleri bakımından son derece kritik bir düzenleme niteliği taşıdığı” savunuldu. Buna rağmen söz konusu hükmün “herhangi bir paydaş görüşü alınmaksızın, yeterli hukuki tartışma yapılmadan ve oyçokluğu ile kabul edildiği” ileri sürüldü.
İSG-Bir, Genel Kurul aşamasında da yasa önerisinin oyçokluğu ile kabul edilerek yasalaştığını belirterek, gelinen noktada yasa değişikliğinin içeriğinden ziyade “yasama sürecinin işletilme biçiminin, özellikle son aşamada paydaşların devre dışı bırakılması ve devam eden yargı süreçlerini doğrudan etkileyen bir düzenlemenin bu şekilde kabul edilmesinin kamuoyunda ciddi soru işaretleri yarattığını” ifade etti.
Açıklamada, yasa önerisinin en temel sakıncalarından birinin iş sağlığı ve güvenliği alanındaki sorumluluk sistematiğini zayıflatması olduğu belirtilerek, yapılan düzenleme ile “işverenin asli sorumluluğunun fiilen işveren vekiline kaydırıldığı, işverenin İSG yükümlülüklerinin belirsizleştiği ve sorumluluğun gerçek muhatabının tespitinin güçleştiği” savunuldu. Bu yaklaşımın “önleyici iş sağlığı ve güvenliği anlayışını zedelediği” ve uygulamada “yeni ve ciddi hukuki ihtilaflara zemin hazırladığı” öne sürüldü.
İSG-Bir, yasa değişikliği sürecinde kamuoyunda oluşan temel yanılgılardan birinin de iş kazası veya ölümlü iş kazası meydana geldiğinde şirket direktörlerinin doğrudan suçlu oldukları için gözaltına alındıkları yönündeki algı olduğunu belirtti. Açıklamada, uygulamada direktörlerin suçun sabit görülmesi nedeniyle değil, “olayın aydınlatılması, delillerin ve emarelerin ortadan kaldırılmasının önlenmesi amacıyla, Ceza Yasası ve Ceza Muhakemesi Usulü mevzuatı çerçevesinde gözaltına alındıkları” ifade edildi. Kusurun kimde olduğu ve hangi kişi ya da kişilerin sorumluluğunun bulunduğunun ise ancak “Çalışma Dairesi müfettiş raporları ve yargılama süreci sonunda belirlendiği” kaydedildi.
İSG-Bir açıklamasında, kapsamlı bir yasa değişikliği yapılmasının ve özellikle geçici madde yoluyla devam eden davalara müdahale edilmesinin “zorunlu ve kaçınılmaz bir ihtiyaçtan ziyade, yanlış bir algının yasa yoluyla düzeltilmeye çalışılmasının sonucu olarak değerlendirildiği” belirtildi. Bu yaklaşımın “sorunu çözmek yerine, hukuki güvenlik ve öngörülebilirlik ilkelerini zedeleyen yeni ve daha derin sorunlar doğurma riski taşıdığı” ifade edildi.





