Hep içimizdekiler yakmıştır canımızı…

Hep arkamızı dönecek kadar güvendiklerimiz bıçaklamıştır bizi, arkamızdan…

İnsanoğlu hep dıştan gelecek tepkilere, darbelere odaklar kendini. Ancak içinde var olan yegâne bir kan pıhtısının patlamasına bağlıdır ömrü…

Bizler pirincin içindeki siyah taşın varlığına; aklımızı, fikrimizi, zikrimizi odaklamışken beyaz taşın varlığı ne durumda diye düşünür müyüz hiç?

Asıl dişimizi kıran, canımızı yakan o değil midir...?

Çünkü varlığını bildiğimiz, odaklandığımız siyah olan aşikardır…

Bizler kendimizi ona odaklamışken beyaz taşın varlığını unutur, onu da pirincin yerinden sayarız.

Bizler ömrümüzün uzunca bir kısmında maruz kalıyoruz “pirinç” olarak adlandırdığımız beyaz taşlara…

***

Misal, ekonomimiz… “Dışa bağımlı bir ülkeyiz” cümlesini çokça işitmişizdir. Peki ya neden diye sordunuz mu hiç?

Neden?

Aşikardır ki üretmiyoruz, üretecek olanı desteklemiyoruz…

Marketlerin kârına kâr katarak sattığı ürünleri; üretici hiç pahasına, masrafı uğruna satarken. Marketler bazı zamanlar yüzde yüzlük bir kârla satış yapıyor olmakta…

Misal, kiralar… Ülkemizin gelirinin yüksek bir tarafını kapsayan öğrenciler için gurbet ayrı çile, hayat pahalılığı ayrı çile, ev sahiplerinin kiralarını döviz endeksli istiyor olması ayrı bir çile…

Ekonomik sıkıntı her devirde yaşanabilecek bir durumdur. Hayatın bir gerçeğidir, ölüm gibi, doğum gibi…

Bu sıkıntıya ek olarak fırsatçıları da ekleyince, işte o zaman hayat daha çok çekilmez vaziyete geliyor, toplumsal huzur kaçıyor, düzelmesini istediğimiz, olması gereken olmamakla kalıp daha da kötüye doğru ivme alıyor…

Pirincin içindeki siyah taştan korkmam da beyaz taştan korkarım...