Sabah uyandığımda kızımın (4 yaş) yanağında fark ettiğim küçük kızarıklıklarla başladı her şey.

Su baloncuklarına benzeyen, isilik gibi, uçuk gibi lekelerdi bunlar.

Ben bebeciğimin güzel yüzünü lekeleyen kabartıları incelerken, kızım yüzünü öbür yana döndü ve orada da oluştuğunu gördüm.

Sanki sayıları artıyor, büyüyor, yayılıyor gibiydi.

Eşime seslendim, bu alerjik bir reaksiyon mu yoksa bir şey mi ısırdı?

Bilemiyorum…

 

Eşim yanımıza gelene kadar bütün yüzünü sardı, iltihaplanarak kabuklanan lanet olası bir illet gibi hızla yayıldı bu şey.

Nasıl endişelendiğimi, nasıl korktuğumu anlatamam.

Yüzünün sağ yanı öyle şişti, öyle kabardı ki neredeyse gözlerini göremez hale geldim.

Uyuyor muydu, baygın mıydı anlayamadım, nefes alıyor gibiydi ama tepki vermiyordu.

Ne yapacağımı şaşırmış çırpınırken aynadaki yansımama takıldı gözüm.

O şeylerden benim yüzümde de vardı.

Eşim yanımıza geldiğinde onun da yüzünde gördüm aynı kabartıları.

Çıldırmamak elde değil bu nasıl bir şey, nasıl baş edeceğiz feryat figan içinde söyleniyordum.

Eşim “şimdi ilacı hazırlayacağım” dedi ve sağ elimin üzerine bir ampul kırıp sapladı.

Sonra bir tane de kendisine…

Peki ama bebeğim?

Ona ne olacak hadi ona da ilaç yap diye çıldırırken ben onu çaresizlik içinde kıvranırken buldum.

“Üzgünüm” dedi bana, “onu kurtaramayız!”…

Onu kurtaramamak ne demek?

Neden kurtaramıyoruz?

Neden?

Eşimin yüzündeki kabartılar azalıyordu, benimki de ama bebeğim, daha da azıyordu illeti.

 

Göğsüme bir öküz oturmuş gibiydi, kederden nefes alamaz haldeydim.

Kaptığım gibi bebeğimi dışarı fırladım.

Bu arabalardan hangisi benimkiydi?

Nereye park etmiştim?

Hatırlayamadım!

Beyaz bir arabaya bindim ve kızımı yan koltuğa atıp hızla hareket edebilmek için kırdım direksiyonu ve gazladım.

Araba bir nedenden sol yana devrilip yan yattı.

İçinde savrulduk.

Yukarı uzanıp kapıyı açmam, arabanın içinden çıkmam ve ardından kızımı çekip kurtarmam (?) çok zor oldu.

Arabadan uzaklaştığımızda arkama baktım neden devrildi diye sol yandaki lastiklerin jantlarıyla söküldüğünü arabanın da yüksekçe bir kaldırımdan devrildiğini fark ettim.

O panikle o ana kadarki hiçbir saçmalığı fark edememişim.

Çığlık çığlığa küfrettim!

İki kadın duruyordu karşı kaldırımda ve beni ayıplıyorlardı bağırıp küfürler savuruyorum diye…

 

Kızımı gösterip “Yardım edin” diye yalvardım.

O an fark ettiler olayın boyutunu ve onlar da panikle koşturmaya başladılar.

Bana bir şeyler anlatmaya çalışıyorlardı ama beynimdeki uğultu hiç dinmiyordu.

Sokaklarda çaresiz koşturuyordum…

 

Kızımın bedeni hiç ağır gelmiyordu bana.

Sanki kollarımdaki küçük bir battaniyeymiş gibi taşıyordum onu.

Kapı kapı sokak sokak yardım dilendim.

Sanki sokaklar büyüyor, şehir yutuyordu bizi.

Küçücük ve çaresiz kalmıştık.

Bir sürü yüz vardı bize bakan ama hiç kimse, hiç kimse ilgilenmiyor, umursamıyor gibiydi bizi.

 

Nasıl anlatayım size acımı?

Etim lime lime olmuştu.

Keskin bir bıçak yüreğimi ikiye ayırmıştı.

Başım, yüzüm, beynim uyuşuyordu.

Sesim çıkmıyordu, kısılmıştı, kimse anlamıyordu beni.

 

Ben çırpınırken, kollarımın arasındaki kızımın uzun dalgalı saçları savruluyordu her yana.

Anne yüreğimle baktığım kızımın yüzü; pırıl pırıl, aydınlık, melek gibi, bebek gibi görüyordu…

 

Yoldan geçen arabaları durdurmaya çalıştım, taksi yoktu!

Bizi gören herkes şaşkındı.

Onca kalabalık içinde bize yardım edebilecek tek bir insan yoktu…

 

Bir an durdum yolda.

Dizlerim boşaldı ve hızla yere çöktüm.

Dünya düzmüş, o an anladım.

Dünya bir kağıt misali düzmüş ve biz, tam da ortasında duruyormuşuz.

O kağıt içine bizi alarak, iki ucundan katlandı ve ne varsa yer yüzünde başımıza yıkıldı…

 

Dünüm, yarınım, ahirim, ezelim…

Karardı…

Bitti her şey…

 

Derken bir ses duydum, tanıdık bir ses.

Tılsımı, melodisi, rengi, öyküsü, hatırası, anlamı olan bir ses…

“Anne!” dedi bana…

“Uyan, sabah oldu!”…