“Hayat pahalılığı oranında maaşa zam yaptık” cümlesi bu ülkede artık bir başarı hikayesi gibi anlatılıyor.
Oysa gerçekte olan çok daha basit ve çok daha acı:
Değiştirilemeyen mevcut sistem aslında size verdiklerini, sizden geri alıyor.
Bir sabah uyanıyorsunuz…
Maaşınıza HP oranında zam gelmiş.
Aynı günün akşamında ise hayatınıza katmerli zam.
Elektrik artmış.
Akaryakıt artmış.
Market rafları bir gecede “lüks tüketim” kategorisine geçmiş.
Ve sonra büyük bir özgüvenle açıklama geliyor:
“Vatandaşı ezdirmedik.”
Doğru…
Ezdirmediniz.
Çünkü bu sistemde ezmek yok,
sistematik olarak yavaş yavaş fakirleştirmek var.
Açıklanan son üç aylık “hayat pahalılığı” oranı: %7.07
Kağıt üzerinde küçük bir rakam gibi duruyor.
Ama sokağa çıktığınızda o %7.07;
markette iki poşetin eksilmesi,
bir ürünün sepete girememesi,
ay sonunun biraz daha erken gelmesi demek.
Çünkü o oran, sizin hissettiğiniz gerçek hayat değil.
Sadece ölçülen hayat.
Gıda enflasyonunu hiç konuşmadınız / konuşamadık..
Ve bu noktada sahneye her zamanki gibi iki aktör çıkıyor:
Bir tarafta hükümet diğer tarafta sendikalar.
Hükümet maaşa zam yapar,
sendikalar “kazandık” der.
Hükümet bütçeyi düşünür,
sendikalar hayat pahalılığını.
Ama kimse dönüp şu soruyu sormaz:
Bu hayat neden sürekli pahalanıyor?
Çünkü gerçek mücadele maaşta değil,
fiyatlardadır.
Masaya her oturulduğunda,
maaş artışını pazarlık konusu yapıyor olmak ne kadar mantıklı.
Market fiyatları, kira, elektrik, akaryakıt…
onlar masada yeterince tartışılıyor mu ??.
Tartışıldığına eminim..
Peki sonuç ne oluyor?
Maaş artıyor.
Ama hayat daha hızlı artıyor.
Ve herkes kendini, kendince başarılı sanıyor.
Oysa ortada gerçek bir başarı yok.
Sadece organize bir yanılsama var.
Bugün yapılan şey ekonomi yönetmek değil.
Bu, daha çok bir döngü:
Sol cebinize koyulan parayı, sağ cebinizden fazlasıyla almak.
Aynı şeyleri tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar beklemek ne kadar doğru bilemiyorum..
Maaşa zam yapmak kolaydır.
Bir imza, bir açıklama, birkaç manşet…
Hepsi bu.
Ama hayatı ucuzlatmak?
Bu şartlarda orası çok zor işte.
Çünkü hayatı ucuzlatmak;
denetim ister, irade ister, plan ister.
Fiyat artışlarını kontrol etmeyi, fırsatçılığı engellemeyi,
vergiyi adil toplamayı gerektirir.
Ama bizde ne oluyor?
Döviz yükselince zam.
Döviz düşünce “stok var.”
Petrol artınca zam.
Petrol düşünce “henüz yansımadı.”
Ama maaş artınca?
O an… anında… gecikmesiz şekilde her şeye yansıyor.
Ne tesadüf.
Asıl mesele şu:
Bu ülkede fiyatlar artmıyor,
denetimsizlik artıyor.
Sonra da adına “serbes piyasa ekonomisi” diyorlar.
Çoğu zaman maliyetler de yükselmiyor,
sadece bahaneler profesyonelleşiyor.
“Maaşa zam değil, hayatı ucuzlatın” demek;
aslında bir talep değil, bir uyarıdır:
“Biz sadaka değil, düzen istiyoruz.”
Belki de artık tarafların
maaş pazarlığından çıkıp,
hayatın kendisi için pazarlık yapması gerekiyor.
Çünkü mesele maaş değil.
Mesele alım gücünü koruyabilmek.
Mesele yaşayabilmek.
Tüm bu gelişmeler yaşanırken Zavallı “özel sektör” olanları, hayretle izliyor.
Bizim durumumuz ne olacak diye kaygılanıp duruyor...
O yüzden bu ülkede ekonomi yönetilmiyor.
Sadece idare ediliyor.
Ve idare edilen her sistemin bir sonu vardır.
Sorun şu:
O sona gelene kadar faturayı kim ödeyecek?
"Gerçek zenginlik sahip olduklarımızda değil, koruyabildiklerimizdedir"
Mutlu haftalar olsun…
