KKTC’de artık trafik kazası değil, trafik faciası yaşanıyor.
Ve acı gerçek şu ki bunun en büyük sebebi yollar değil, direksiyon başındaki sorumsuzluk.
Asvaltı ağlattığını sananlar, sonra kendilerinin ya da yakınlarının ağlayacağından bir haber yaşıyorlar.
Evet, denetim var.
Radar var, polis kontrolü var, ceza var…
Ama buna rağmen hala insanlar şehir içinde yarış pistindeymiş gibi araç kullanıyor.
Şehir içinde 50 km hız sınırından habersiz sürat yapan bu “Trafik Canavarları” yollların fatihi biziz dercesine araç kullanıyorlar.
Hele büyük iş araçlarını, normal binek araç gibi kullanan sözde şöförler, inanın bana onları anlatmaya kelimeler kifayetsiz kalıyor.
Herkes acele içinde…Sanki birkaç dakika erken gitmek, bir insan hayatından daha değerliymiş gibi davranılıyor.
Telefon elinde direksiyon sallayanlar…
Makas atanlar…
Yakın takip yapanlar…
Sürati marifet sananlar…
Sonra da bir aile dağılıyor, bir genç toprağa veriliyor, bir çocuk babasız kalıyor.
Kimse kusura bakmasın;
bu artık “kaza” kelimesiyle açıklanabilecek bir durum değil.
Bu, bile bile yapılan bir sorumsuzluktur.
Çünkü herkes kuralları biliyor.
Hızın öldürdüğünü de biliyor, telefonla araç kullanmanın ne kadar tehlikeli olduğunu da biliyor.
Ama buna rağmen gaz pedalına “Allah ne verdiyse diyerek” basmaya devam ediyor.
Sorun bilgisizlik değil.
Sorun umursamazlık, karşısındaki insana karşı saygısızlık.
Trafikte insanlar kendini ölümsüz sanıyor.
Kırmızı ışığı ihlal ederken, aşırı hız yaparken ya da direksiyon başında telefonla oynarken sadece kendi hayatlarını değil, başkalarının hayatını da riske attıklarını unutuyorlar.
Sonra ekranlara aynı cümle düşüyor:
“Bir can daha gitti…”
Peki daha kaç can gidecek?
Daha kaç aile ağlayacak?
Daha kaç insan birkaç dakikalık hız uğruna mezara girecek?
Artık toplum olarak şunu açık açık söylemek zorundayız:
Direksiyon başındaki sorumsuzluk, masum insanların hayatını çalan en büyük tehditlerden biridir.
Ve bu ülkede trafikte ölmek kader değil;
dikkatsizliğin, ego’nun ve kuralsızlığın sonucudur.
