Bir zamanlar bin lira, insanın cebinde ciddi bir paraydı.
Bugün bin lira harcıyoruz ve çoğu zaman arkasından dönüp bakmıyoruz bile.
Çünkü artık bin lira, zihnimizde eski bin lira değil.
Bin lira, neredeyse yüz lira gibi.
Asıl mesele de burada başlıyor.
Paranın değeri düşerken biz sadece fakirleşmedik.
Fakirleşmeye alıştık.
KKTC’de bunun en somut karşılığı maaş bordrosunda görülüyor.
Bugün net asgari ücret 61.677 TL. Rakamı okuyunca ilk anda kulağa büyük geliyor. Ama o rakamı Lefkoşa’da, Gönyeli’de, Güzelyurt’ta, Mağusa’da, İskele’de veya Girne’de bir evin kirasıyla, market sepetiyle ve aylık faturalarla yan yana koyduğunuzda rakamın büyüklüğü bir anda anlamını kaybediyor.
Çünkü mesele artık:
“Kaç lira kazanıyoruz?”
değil.
“Kazandığımız kaç lira bize kalıyor?”
meselesi.
MAAŞ ARTIYOR, AMA HAYAT DAHA HIZLI ARTIYOR
Maaşlara zam geliyor.
Rakam büyüyor.
Ama maaşın büyümesinden önce kira büyüyor.
Market büyüyor.
Akaryakıt büyüyor.
Okul masrafı büyüyor.
Elektrik, su, telefon, internet…
Hepsi bütçeden biraz daha fazla pay istiyor.
Sonra ayın ortasında insan maaşına bakıyor:
“Daha yeni almıştım, bu para nereye gitti?”
Aslında para bir yere gitmedi.
Paranın satın alma gücü gitti.
LEFKOŞA’DA MAAŞI ALIP KİRAYA VERMEK
Bir düşünün.
Sabah işe gidiyorsunuz.
Ay boyunca çalışıyorsunuz.
Ay sonunda maaş yatıyor.
Sonra kira günü geliyor.
Maaşınızın ciddi bir bölümünü ev sahibine gönderiyorsunuz.
Geriye kalanla market, elektrik, su, ulaşım, çocukların ihtiyaçları ve diğer masrafları karşılamaya çalışıyorsunuz.
Bir noktadan sonra insan şunu fark ediyor:
Maaşı kendisi için kazanmıyor.
Maaşı;
ev sahibine,
markete,
akaryakıt istasyonuna,
faturalara,
okula
ve diğer giderlere dağıtılıyor.
Kendisine kalan ise ay sonunu getirme mücadelesi.
GİRNE’DE BAŞKA, LEFKOŞA’DA BAŞKA; AMA SIKINTI AYNI
Girne’de ev arayan genç çiftin derdi başka.
Lefkoşa’da kirada oturan memurun derdi başka.
Mağusa’da üniversite öğrencisinin ailesinin gönderdiği paranın yetmemesi başka.
Gönyeli’de çocuk büyüten ailenin market hesabı başka.
Diğer yerleşim yerlerinde de aynı durum.
Ama hepsinin ortak bir cümlesi var:
“Bu para eskiden daha çok şey alıyordu.”
İşte ekonomik göstergelerin insan hayatındaki karşılığı budur.
İnsan TÜFE’yi hesaplamıyor.
İnsan gıda enflasyonunu takip etmiyor.
İnsan market arabasını doldurmaya çalışıyor.
İnsan ayın son haftasını düşünüyor.
İnsan çocuğunun okul masrafını hesaplıyor.
İnsan kirayı düşünüyor.
MARKETTE 1.000 LİRALIK HAYAT
KKTC’de markete giriyorsunuz.
Ekmek.
Süt.
Peynir.
Yumurta.
Biraz sebze.
Biraz meyve.
Çocuğun istediği bir şey.
Ev için deterjan.
Bir iki temel ihtiyaç daha…
Kasaya geliyorsunuz.
Minimum 1.000 TL.
Ve insanın ilk tepkisi:
“Bu kadar mı?”
Çünkü poşet ağır değil.
Ama hesap ağır.
Daha da kötüsü, artık buna şaşırmıyoruz.
Bir süre sonra 1.000 TL’lik market alışverişi normal geliyor.
Sonra 1.500 TL.
Sonra 2.000 TL.
Sonra yine:
“Normal artık.”
İşte tehlikeli olan bu.
Normalleştirmek.
GÜNEY’E GEÇERKEN ASIL SORUYU SORMALIYIZ
Sonra hafta sonu geliyor.
Arabalar Metehan’dan, diğer geçiş noktalarından geçiyor.
Kimisi geziyor.
Kimisi yemek yiyor.
Kimisi alışveriş yapıyor.
Kimisi de market arabasını dolduruyor.
Burada meseleyi romantikleştirmeye veya vatandaşları suçlamaya gerek yok.
Vatandaş hesabını yapıyor.
Bir ürünü burada daha pahalı buluyorsa, karşı tarafa geçiyor.
Başka bir ürünü burada daha ucuza buluyorsa, burada alıyor.
Nitekim 2026’da yapılan resmi ve sektörel Kuzey-Güney fiyat araştırmaları da bütün ürünlerin Güney’de daha ucuz olduğu şeklindeki algının doğru olmadığını gösteriyor.
Ekonomi ve Enerji Bakanlığı’nın 66 ürün üzerinden yaptığı çalışmada 54 ürünün Kuzey’de, 12 ürünün Güney’de daha ucuz olduğu açıklandı. Kıbrıs Türk Sanayi Odası’nın Mayıs 2026 araştırmasında da temel ürün sepetinin %79,5’inde Kuzey’in daha ucuz olduğu belirtildi.
Ama zaten mesele de tam olarak burada.
Vatandaşın geçip alışveriş yaptığı birkaç ürün bile yeterince dikkat çekiyorsa, o fiyat farkının neden oluştuğunu konuşmak zorundayız.
Çünkü vatandaş markette ekonomi dersi almıyor.
Etikete bakıyor.
“GÜNEY’E PARA KAPTIRIYORUZ” DEMEK YETMEZ
Güney’den alışverişi yalnızca “para Güney’e gidiyor” diye tartışmak kolay.
Ama daha zor olan soruyu sormaktır:
Vatandaş neden kendi ülkesindeki fiyatı sorgulama ihtiyacı hissediyor?
Neden aynı ürünün fiyatını iki tarafta karşılaştırıyor?
Neden sosyal medyada Güney’den market alışverişini Kuzey’e getirme hizmeti ilanları çıkabiliyor?
Nitekim Ağustos 2026’da KTTO da “Güney’den market alışverişinizi alıyor, Kuzey Kıbrıs’a getiriyoruz” şeklindeki ilanlarla ilgili inceleme çağrısı yaptı.
Demek ki konu artık birkaç kişinin hafta sonu alışverişinden ibaret değil.
Ekonomik davranışa dönüşüyor.
Ve ekonomik davranışların altında mutlaka bir sebep vardır.
VATANDAŞIN CEBİ MİLLİYETÇİ DEĞİLDİR
Bu cümle biraz sert gelebilir.
Ama gerçek:
Vatandaşın cebindeki para milliyetçi değildir.
Para nerede daha fazla şey alabiliyorsa oraya gider.
Bu, vatandaşın ülkesini sevmediği anlamına gelmez.
Tam tersine…
Kendi ülkesinde alışveriş yapmak, kendi esnafından alışveriş yapmak, kendi üreticisini desteklemek ister.
Ama bunun sürdürülebilmesi için vatandaşın cebine de nefes aldırmak gerekir.
Çünkü insanın bütçesi zorlandığında önce ideolojisini değil, mutfak hesabını düşünür.
ASIL MESELE SADECE PAHALILIK DEĞİL
KKTC’de bugün konuşmamız gereken mesele sadece “fiyatlar pahalı” cümlesi değil.
Daha önemli soru şu:
Neden maaş ile hayat arasındaki mesafe her geçen gün açılıyor?
Neden çalışan insan ay sonunu düşünmek zorunda?
Neden gençler ev kurmayı erteliyor?
Neden kira, maaşın en büyük ortağı haline geliyor?
Neden market arabası küçülürken kasa fişi büyüyor?
Neden vatandaş bir ürünün fiyatını almadan önce internetten, Güney’den, başka marketten araştırmak zorunda hissediyor?
Ve en önemlisi:
Neden bütün bunlara alışıyoruz?
BİN LİRA YÜZ LİRA OLDU
Belki de bugün yaşadığımız ekonomik sorunun en çarpıcı özeti budur:
1.000 TL hala 1.000 TL.
Ama onunla alabildiklerimiz eskisi kadar değil.
Maaşımızın rakamı büyüyor.
Ama hayallerimizin boyutu küçülüyor.
Daha büyük bir ev yerine daha küçük ev bakıyoruz.
Daha iyi araba yerine daha ekonomik araba düşünüyoruz.
Restorana daha az gidiyoruz.
Tatile daha az çıkıyoruz.
Markette daha çok hesap yapıyoruz.
Çocuğun ihtiyacını alırken kendimizden vazgeçiyoruz.
Ve bütün bunları yaparken bir yandan da:
“Normal artık.”
diyoruz.
Hayır.
Normal değil.
Alışmış olabiliriz.
Ama alışmak, doğru olduğu anlamına gelmez.
Bugün KKTC’nin ihtiyacı sadece daha yüksek maaş değildir.
Maaşın değerini koruyabileceği bir ekonomi gerekir.
Daha rekabetçi piyasa gerekir.
Daha şeffaf fiyat gerekir.
Daha makul kira gerekir.
Yerli üretimin güçlenmesi gerekir.
Ve vatandaşın kendi ülkesinde kazandığı parayla yine kendi ülkesinde rahatça alışveriş yapabileceği bir düzen gerekir.
Çünkü mesele artık:
“Maaşımız kaç lira?”
değil.
Asıl mesele:
“Maaşımızla kaç gün yaşayabiliyoruz?”
İşte gerçek ekonomik gösterge budur.
Ve belki de bugün kendimize sormamız gereken en acı soru şudur:
Maaşlarımız gerçekten büyüyor mu?
Yoksa sadece rakamlar mı büyüyor?
Çünkü bugün cebimizdeki 1.000 TL, kağıt üzerinde hala 1.000 TL.
Ama hayatın içinde…
Belki çoktan 100 TL’ye dönüştü bile.
Güzel Bir Gün Olsun…
